Umre’de Ensarın şehri: Medine


İçerisinde Hz. Peygamber’in ebedi istirahatgahı, Uhud meydanı, Cennetül Baki, Hendek gibi ve daha birçok önemli mekânları barındıran şehri Medine yapan asıl şey, Mekke’den hicret eden muhacirlere gösterdiği tavırdır. Mekke devletinin artarak sürdürdüğü şiddetli baskılar karşısında evlerinden ve yurtlarından çıkmak zorunda kalarak Mekke’yi terk eden Hz.Peygamber (s.a.v.) ve Ashabına (r.a.e) kucak açan Medine’li Ashabın, yani Ensar’ın şehri.

Umre için İstanbul’dan kalkan uçağımızın indiği yer Medine olduğundan, ezber bozan o mübarek topraklarda tanıklık edeceğimiz ilk şehir Ensar’ın şehri Medine oldu. Havalimanına indik ve otobüsler bizi otele götürmek için hazırdı. İner inmez “işte o topraklardayım” diye geçirdim içimden. Merak, yeni fark edilmiş bir özlem, bir an önce görme isteği gibi artan bir heyecan şeklinde duygularınızın ritmi de hızlanıyor. Farkında olmadan bir sabır eğitimine tabi tutuluyorsunuz. O an her şeyi görmek istiyorsunuz.

Mescid-i Nebevi

Otele apar-topar yerleşip, valizlerinizi odanın bir köşesine attıktan sonra sabırsız bir şekilde dışarı çıktığımızda karşı sokağa girdik. Sokağa girmemizle birlikte televizyonlarda veya internette gördüğüm Mescid-i Nebevi’nin bir kısmını görmeye başlayınca bakışlarım kilitlendi. Sokağın sonuna doğru yürüdükçe mescidi tüm haşmetiyle görmeye başlıyorum. Akşam ezanı da bir yandan okunuyor. Mescidin avlusundayız, kapılarından birine doğru yürüyoruz ve içimde müthiş bir heyecan var. İçerisinde Hz. Peygamber’in (s.a.v.), Hz. Ebubekir’in (r.a.), Hz. Ömer’in (r.a.) yattığını biliyorum, Ensar ve Muhacir’in buralarda oturup kalktıklarını, istişareler yapıp namaz kıldıklarını biliyorum fakat içeride nasıl bir şeyle karşılaşacağımı bilmiyorum.

Ezandan sonra Türkiye’deki gibi namaz hemen kılınmayıp belli bir süre bekleniyor. Birkaç futbol sahası büyüklüğünde olan mescidin içerisine girer girmez ayrı bir dünyaya gelmiş gibiydim. “ayrı bir dünya” lafım ezbere söylenen bir laf değil. Dev bir alan, aralarda yürüyüş koridorları, soğuk ve sıcak zemzem termosları ve sizi kendisine çeken mimarisiyle etkisini hissettiren bir atmosfer… Şiirlerde 7 Düvel, 70 Millet diye tarif edilen şey burada. Her milletten Müslümanlar tam bir Ümmet görüntüsü oluşturmuş. Çoğunluğu Arap olsa da Dünya’nın farklı ülkelerinden gelmiş Müslümanlar mescidin her bir köşesine yayılmışlar. Kimi Kur’an okuyor, kimi nafile namaz kılıyor, kimi ders çalışıyor, kimileri de küçük gruplar halinde sessizce sohbet ediyorlar. Tıpkı ashab gibi… Sanki şu mescid içerisinde oturanlar ensar ve muhacir olmak üzere Ashab-ı Kiram’ın (r.a.e) kendileri. Alınlarda secde izleri, yüzlerde parlayan nur… Her biriyle tek tek kucaklaşasınız geliyor. Heyecanım ve kalbimdeki hafiflik halen sürüyor.

Namazın ardından “hadi şimdi selamlaya gidelim” denildi. Selamlama!? O ney? Dışarı çıkıyoruz ve mescidin çevresini dönüp resimlerde gördüğümüz o yeşil kubbeli yere geliyoruz. Yani Hz.Peygamber’in ebedi istirahatgahına… Yani Medine’deki evinin önüne… Yanında Hz. Ebubekir (r.a.) ile Hz. Ömer de (r.a.) kalıyor. İslam Devleti’nin Hz. Peygamber’den (s.a.v.) sonra ilk ve ikinci Devlet Başkanları… Heyecan daha da artıyor. Yüzlere biraz ciddiyet düşüyor, kalp ritmi hızlanıyor, ne yapacağınızı-nasıl davranacağınızı bilemez bir hal alıyorsunuz.

***

Gece yarısı saat 03.30 civarında Mescid-i Nebevi’de okunan yanık sesli ezanla uyandık. Sabah namazı için imsak vaktine daha vardı oysa. Meğer Teheccüd Namazı için bir çağrıymış bu ezan. Kalkıp gidiyoruz ailece. Mescidin içerisi sadece namaz kılınan bir yer olmanın ötesinde bir sosyal mekân. Tefekkür edenler, Kur’an okuyanlar veya ezberleyenler, ders çalışanlar, sohbet edenler, uzanıp dinlenenler… Teheccüd namazı kılıp, Kur’an okuduktan sonra uykusuz olduğum için oturduğum yerde sırtımı hiçbir yere yaslamadan güzel bir uykuya dalıyorum mescidin herhangi bir yerinde. Derken giren vakitle birlikte Ezan-ı Şerif okunmaya başlıyor. Ezan’ın makamı nasıl bir şey ki? Ağıt mı desem, bir yakarış mı desem, bir feryat mı desem bilmiyorum. “Anam-Babam sana feda olsun Ya Resulullah” diyen ashabın duygularına dokunup, o sıcaklığı hissediyorsunuz sanki…

Namazın ardından tekrar selamlamaya geçip Hz.Peygamber’in yaşadığı evin hemen altındaki ebedi istirahatgahının önünde salat-ı şerifler, dualar okuyor, selam gönderenlerin selamlarını iletiyorum. Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer’e de selam verip Fatihalarımızı okuyor ve dışarıya çıkıyoruz. Avludan çıkınca el arabalarıyla veya yerlerde brandalar üzerinde kurulu olan küçük bir pazarla karşılaşıyoruz.

Tekrardan 1400 yıl öncesine gidiyorsunuz. Medine’nin pazarını düşünüyorsunuz. Medine’li ashab, yani Ensar’ın da bu pazarlarda çalıştıklarını veya alışveriş yaptıklarını hayal ediyorsunuz. Hani Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde Medineli bir Müslüman’ın kendisine malının yarısı teklif edildiğinde “sen bana pazarın yolunu göster” demişti Muhacirden Abdurrahman bin Avf… Bu tarihi anıyı biliyorsanız işte Mescid-i Nebevi dışında kurulan o pazarda o yaşanmışlıkları tefekkür ediyorsunuz. Pazar yeri size bir tefekkür alanı oluveriyor ve rabıta kuruveriyorsunuz.

Ve devam ediyorsunuz. İstanbul’u veya yaşadığınız şehir hangisiyse unutuveriyorsunuz hepsini. Okuyup veya dinleyip aklınızda kalan İslam tarihinden pasajları düşlemeye başlıyorsunuz gördüğünüz yerlerde. “Abdurrahman bin Avf acaba bu pazara mı geldi?” diye etrafınızı seyrediyorsunuz. Bu düşüncelerinizin hiçbirisinin abartı ve ilgisiz olmadığını biliyorsunuz. Çünkü Medine’desiniz, o mescidin etrafındasınız. Her ne kadar yüzde yüz bir değişime uğramışsa da coğrafi olarak, biliyorsunuz ki o adım atılan, o yaşanılan yerler orası.

***

Medine’de günleriniz rahat geçiyor. Yorucu değil ve Mekke’nin aksine vakit geniş. Namazlar, Kur’an okumalar, Asr-ı Saadet’e ilişkin önemli mekânların ziyaret edilmesi gibi faaliyetlerle sınırlı olan günleriniz su gibi geçiyor. Kimi zaman da namaz öncesi veya sonrasında Mescid-i Nebevi’de kardeşlerle birlikte sohbet halkaları kuruyorsunuz, diğer ülkelerden gelen Müslümanlar gibi ve hatta Ashab-ı Kiram gibi…

Sohbetler sırasında Medine insanı ile Mekke insanı arasındaki sosyolojik farklara değiniliyor. Medine insanının daha şehirleşmiş bir yaşam kültürüne sahip olduğu, daha medeni ve halim-selim olduğu ifade ediliyor. Mekke insanının ise sert mizaçlı olduğu belirtiliyor.

Umre için kutsal topraklara ilk ziyaretiniz Medine’den başlamışsa birkaç gün sonra her namazda yöneldiğiniz kıblenin sıfır noktası olan Kâbe’ye, yani Mekke’ye geçeceksiniz. Sizi Mekke’de, Medine’nin aksine biraz daha meşakkat, biraz daha yorucu bir tempo bekliyor.

Gerek Medine’de gerekse Mekke’de zaman zaman gördüğünüz ufak-tefek olumsuzluklara veya kendi yaşam alışkanlığınızdan dolayı hoşlanmayacağınız görüntülere aldırış etmeyin. Çünkü bırakın Hac zamanını, normal zamanlarda bile yüz binlerce insanın aynı mekânı paylaştığı bir yerde sıfır hata beklemek titizliğin hastalık boyutuna işaret eder.

Medine’yi, Mekke’yi gördükten sonra sonraki sene veya aylarda planınız ve hayalleriniz arasına mutlaka Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı alın. İbadet maksadıyla ziyaret edilecek 3 mescitten birisi de Mescid-i Aksa’dır. Hz.Peygamber (s.a.v.) öyle buyurdu çünkü…!

Eyüp Güzel
yereldenulusala@gmail.com

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s